DOĞANIN DİLİ


Yaşadığımız şehirler yaşamımızı en ufak ayrıntısına kadar değiştirerek gidiyor. Bir metropolün imkanları tartışılamaz ama her gün çekilen trafik, asfalt ve binalarla kaplı bir ortam bir de kalabalığın içindeki yalnızlık bunun akabinde gelen stres ve yorgunluk bizi fazlasıyla yoruyor. Arada bir bunlardan uzaklaşıp doğayla baş başa kalmak insanın hem bedensel hem de ruhsal sağlığı için olmazsa olmaz durumlardan. Doğal ortam; bir tukan papağanının Türkiye’de yaşayamaması ya da Türkiye sınırları içerisinden bir bölgede çay bitkisinin yetişmesi ama kalan hiçbir bölgede böyle bir yetiştiriciliğin mümkün olmaması, peki en ufak iklim değişiklikleri bile hayvanların, bitkilerin tüm yaşam şartlarını etkilerken, bizlerin doğal ortamının olmadığını söylemek mümkün müdür ? Tabii ki hayır! İnsanın hayvan ve bitkilerden genel farkı, yaşadığı yere uyum sağlamaktan çok yaşadığı yeri kendisi için yaşanabilir hale getirmesidir. Bu özellikle sanayi devrimi sonrası daha kolay ve hızlı gelişen bir durumdur. Yine de insan bedensel olarak uyum sağlayacağı şekilde çevre şartlarını değiştirse de ruhsal sağlık doğadan uzak kalmayı kaldıramıyor.

Doğayla iç içe olmak, onu izlemek, onu anlamaya çalışmak gerçekten bize kendimizi tanıma fırsatı veriyor. Ne de olsa doğanın bir parçası değil miyiz? Bize her şeyiyle öncü ve örnek olmuyor mu? Balıklardan yola çıkarak gemiler ve denizaltılar, kuşlardan uçak, yılanlardan metrolar ve daha niceleri. Yaşam umudumuzun tükendiği zamanlarda doğayla baş başa kalmak, bir terapi yöntemidir. Bir dostun vereceği tavsiyeden ötesini bazen küçük bir çiçek yada bir ağaç verebilir. Nasıl mı?

doga

Yaşama tutunmak ve zorluklarla başa çıkmak temalı bu çiçek, bize sunulan teselli cümlelerinden çok daha fazla tesir ederek, hayata sarılmamızı sağlayabiliyor. Bazen de açmayı bekleyen bir çiçek bize her şeyin bir zamanı olduğunu ve sabretmemiz gerektiğini anlatıyor.

İlham almayı bilene doğa gerçekten de yaşama dair çok şey anlatıyor. Bu gibi örnekler tarih boyunca gözlemlenip, pek çok ağaç ve çiçek simgeselleştirilmiş. Bizim tarihimizi en iyi sembolize eden ağaç elbette çınar olmuştur. Osmanlı’yla özdeşleştirilen çınar; heybeti ve tevazuyu simgeler. Bazen Gülhane’de bazen de Çengelköy’de bir çınara bakarak, onların yüzyıllardır orada öylece durup, İstanbul’un fethinden, Cumhuriyet’e, Cumhuriyetten günümüze kadar nelere şahitlik ettiğini düşünmüşüzdür belki de. Keşke dilleri olsa da anlatsalar… Bizdeki çınarın yerini eski Yunanlılarda meşe ağacı alıyordu, ıhlamur ağaçları Cermenler’de kutsaldı. Kavak ise gücü simgelemekteydi.

agac


Yorumlar: 0

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş

Şifreyi Sıfırla

Back to
Giriş